Figes Arge Dergisi Şubat 2014

Bu sayımıza, TUZLA sınıfı karakol botları ile hem Türkiye hem de ihracat pazarında önemli başarılar yakalayan DEARSAN tersanesi Yönetim Kurulu Başkanı Taner Akkaya’yı konuk ettik. Deniz Kuvvetleri Komutanlığından emekli olduktan sonra da Türk denizciliğinin gelişmesi için çalışmalarını sürdüren Akkaya'dan DEARSAN'da gerçekleştirilen ARGE, tasarım ve  mühendislik çalışmaları hakkında bilgi aldık, sektör hakkındaki görüşlerini öğrendik.

 

ARGE Dergisi: Kendinizi ve firmanızı tanıtabilir misiniz? 

 

Taner AKKAYA: DEARSAN tersanesi yönetim kurulu başkanıyım. Emekli amiralim. DEARSAN, 1980’de kuruldu. 2001 yılına kadar römorkör ve tanker gibi gemilerin onarımını yaptı. Sonraki yıllarda da römorkör üretti. İlk ürettiği gemiler, AB ülkelerine ihraç edildi. Bunlar, yabancı dizayn alınıp işçiliği ve proje yönetimi yapılan gemilerdi. 2007 yılında ise sektördeki kriz hissedilmesi ile askeri projeler de faali-yet alanları arasına dâhil edildi. Askeri projeleri gerçekleştirmenin, başta mali ve bürokratik olmak üzere çok büyük bedelleri var. Bun-ar, sivil işlerin yeterli olduğu “güzel” günlerde birçok tersanenin uğraşmak istemediği konular. Kriz öncesinde, tanker üretimi işi gayet iyi gidiyordu; bütün şirketler tanker üretiyordu. Askeri üretimde, bürokrasi çok ağır;  kalite kontrol standartları çok yüksek. Bir tersanenin askeri gemi inşa edecek seviyeye gelmesi, özellikle bazı sertifikasyonlara sahip olması, maliyet ve iş gücü olarak çok ağır süreçler. Personelin yaklaşık %40’lık kısmı, fiilen üretimde yer almıyor. Bunlar daha çok, kaliteyi ve niteliği arttırmaya yönelik çalışıyorlar. Bu da genel giderleri oldukça arttırıyor; böylece askeri projelerin ilk yatırım maliyeti yük-sek oluyor. Bizim için tarihimizde en önemli olay Yeni Tip Karakol Botu (YTKB) projesinin firmamıza verilmesidir. YTKB projesinin dizayn ve inşa çalışmalarına paralel olarak tersane de bütün sertifikasyon süreçlerini tamamladı. Bu sertifikasyonları kâğıt üzerinde değil, fiilen uygulayan bir organizasyon yapısı gerekiyor. Diğer bir deyişle bunlar için harcanan emeği zaman kaybı, harcanan parayı da mali külfet olarak değerlendirmemek gerekiyor. Bunları bu şekilde değerlendirmezseniz, bu sektördeki başarınız kalıcı olabilir. YTKB projesi, sivil endüstriye iş yapan yerli sanayinin, metal ve sac kullanarak inşa ettiği ilk harp gemisi olma özelliğini taşıyor. Yılda 3 gemi gibi iddialı bir teslimat programı gerçekleştiriliyor. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı (Dz.K.K.lığı)da bir bakıma Türk gemi inşa sanayisini ve firmamızı ödüllendirdi ve ilk gemiye Tuzla ismi verdi. Gemiler, artık dünya literatürüne TUZLA sınıfı gemiler olarak geçiyor. Bu tabii gemi inşa sektörü için büyük bir onur. Gemilerde müşteri memnuniyeti üst seviyede. 8 tanesinin kesin teslimi yapıldı. Şu an 12’ncinin geçici teslimi yapılmak üzere. Bu rakamlara yakın adette gemi de ihraç edildi. Gemi inşa ile ilgili savunma sanayisi alanında Türkiye’nin ilk sac gemi ihraç projesi. Bunlar sektördeki birçok ilkler. Tabii ilk olmanın bazı bedelleri de var.

ARGE Dergisi: Firmanızda yapılan tasarım ve mühendislik çalışmalarından bahsedebilir misiniz?

 

Taner AKKAYA: Firmamızda tasarım çalışması olarak geminin dizaynını gerçekleştiriyoruz. Bu şekilde kolayca ifade edilebiliyor olsa da dizayn o kadar büyük bir kavram ki. Bir geminin dizaynını tek başına bir tersanedeki mühendislerin yapma-sına imkân yok. Burada büyük oranda dizayn yönetimi yapıyorsunuz. Çünkü üniversiteden destek alıyorsunuz. Yerli sanayiye iş paketleri veriyorsunuz. Mesela, tekne dizaynını yapıyorsunuz; ancak şaft-tahrik sistemi dizaynıyla ilgili olarak dışarıdan gelen bilgileri kendi sisteminize aktarıyorsunuz; sonra bunları İstanbul Teknik Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi gibi üniversitelere aktarıyorsunuz; onlar hesaplarınızı kontrol ediyorlar. Türk Loydu’na onaylatıyorsunuz. FİGES’ten ileri mühendislik ve sonlu elemanlar hesaplaması desteği alıyorsunuz. Geminin elektrik kablolamasını yerli bir firma ile yüksek standartlara göre yapıyorsunuz. Yük analizlerini gerçekleştiriyorsunuz. İlgili kurumlardan onay alıyorsunuz. Çalışmalarınızı üniversitelere kontrol ettiriyorsunuz. Tüm bu tabloya baktığımızda, tersanede çalışan onlarca kişi, bu işleri, yine dışarıda çalışan yüksek değerdeki onlarca kişiyle irtibat kurarak yapıyor. Sonra, borulama sistemi, valfler tamamen ayrı bir dizayn, bunu yapıyorsunuz. Geminin iç dizaynı yine başlı başına bir mühendislik. Hangi kamara ne olacak, hangi standart uygulanacak? Neresi yaşam yerleri olacak? Bunların gürültüsü için ayrı bir dizayn hizmeti alıyorsunuz. Titreşim için ayrı hesaplar yaptırıp ayrı bir alt kuruluştan destek alıyorsunuz. Sonra, tamamen bir ileri mühendislik konusu olan elektromanyetik uyumluluk. Bunun için önce cihazlarınızı ve silah sistemlerinizi yerleştiriyorsunuz. Silah sistemlerinin optimum kapsama yapması için ayrı bir mühendislik çalışması yapıyorsunuz. Birbirlerine müdahil olmayacaklar; ama düşmana en iyi şekilde angaje olacaklar. Gemiye koyduğunuz her bir cihazda yüksek standartlar var. Bir Zodyak bot alıyorsunuz, bunu denize indirmek için gereken sistemin standartları çok yüksek. Bunda bile haftalarca çalışıyorsunuz. Bir demir ırgatının hesapları var. Bazıları kolaylaşmış; ancak yine de mühendislik hesapları gerekiyor. Geminin parametreleri var. O gemiyi hangi denizde ne tutar hesaplanması gerekiyor. Geminin denizcilik hesaplarını yapıyorsunuz. Polar diyagramlarını çıkarıyorsunuz. Bir gemi, aslında yaşayan bir şehir. Neticede bir gemide 70 ila 80 bin konfigürasyon elemanı var. Bunların uyumlu çalışmasını sağlayacaksınız, bunları kısıtlı bir yer içine yerleştireceksiniz ve çok üstün nitelikli görevleri yapmalarını sağlayacaksınız. Tüm bunlar, başlı başına birer mühendislik çalışması. Biz böyle bir ileri organizasyonun içinde olduğumuz için mutluyuz. Tabii bütün bunların optimizasyonunu ve ön dizaynını kendimiz yapıyoruz. Kendi elektronik uzmanlarımız ve gemi inşa uzmanlarımız var. Bir de Türk sanayisinin yine sertifiye kuruluşlarına yaptırıyoruz. Örneğin, gürültüyü ölçtürdüğümüz kurum sertifiye olduğu gibi, sonlu elemanlar analizini yaptırdığımız kurum da aynı şekilde sertifiye bir kurum. Bir egzoz sistemi başlı başına bir dizayn. Yani belirli bir gürültü seviyesine indireceksiniz; ancak geri basınç yapmayacaksınız. Hep böyle kısıtlı şartlarda, isterler yüksek, manevra alanınız çok dar. Bunun için defalarca hesap yapıyorsunuz. Pervanedeki ufacık bir istenmeyen gürültü (İng. singing) bile günlerce sizi uğraştırabiliyor.

 

ARGE Dergisi: Gemi inşa faaliyetlerinde tasarım ve mühendislik çalışmalarının önemi nedir?

 

Taner AKKAYA: Gemi yapmak, bir şehri planlamak gibi. Adım adım, iğne oyası gibi. İçinde her türlü sistem var; ıslak hacimler, suyla ilgili sistemler, ısıl sistemler, elektrikle ilgili sistemler, elektronik sistemler, gürültü sistemleri ve titreşim sistemleri var. Gemi, aslında olabilecek tüm problemlerin ortaya çıkabileceği bir sistemler bütünü. Bütün bu problemleri, önceden görüp çözmek zorundasınız. İşte tasarım ve ileri mühendislik bunun için çok önemli. Çünkü gemi bittikten sonra, geriye dönük bir şeyi düzeltmek neredeyse imkânsız gibi bir şey. Bu gemi 25 knot sürat yapması gerekirken 23 knot yapıyorsa bunu 25 knot yaptırmak çok zor. Bir yerde gürültü seviyesi 80 dB olması gerekirken 85 dB ise bunu düzeltmek çok zor. Bir saylanser (susturucu) geri basıncı 28 dB yapacakken 30 dB yapıyorsa bunu düşürmek çok çok zor. Bir de yerleştirme yapılan alanlar kısıtlı. İçeriye koyduğunuz bir cihazı tekrar çıkarmak, belki bir sürü diğer aksamı sökmek demek. Bu da zaman demek, zaman da maliyeti ve sözleşmeyi etkiliyor. Bu yüzden tasarıma ayrılan her para, her emek helaldir ve hiçbir şekilde tasarruf yoluna gidilmemelidir. Tasarımdan ve mühendislikten tasarruf olmaz. Bu işlere para harcayacaksınız.

 

ARGE Dergisi: Genel anlamda düşünürsek, sizce ARGE ve mühendislik uygulamalarının firmalarımızda gelişmesi için firma yönetimlerinin yaklaşımları nasıl olmalıdır?

 

Taner AKKAYA: Firma yönetimi olarak, rahat olduğunuz alanlarda, mühendislere hata yapma imkânı vermelisiniz. Hata yapma imkânı sağlamazsanız veya hata yapma olasılığınızı yönetim olarak üzerinize almazsanız, mühendislik birimleriniz-den çok yüksek çıktılar almanıza imkân yoktur. O zaman Almanya’dan, İngiltere’den hazır tasarım al-maya devam edersiniz. Hata olmadan başarıya ulaşılmaz. Ama tabii aynı hatayı ikinci defa yapmak da olmaz. Ayrıca dünyada yapılmış hataları da literatür takibiyle görmek lazım. NY Times gazetesinde yayınlanmış, İnternet’ten ulaşılabilecek bir makale var: “Lesson on How Not to Build a Navy Ship”. Bunu her gemi inşa mühendisinin okuması lazım. Bütçe, kaynak ve zaman olarak nispeten rahat olduğunuz projelerde, tasarımcılarınıza verdiğiniz yetki ve sorumluluk daha fazla olmalı. Ama her zaman nihai risk patronundur. Bunu böyle bilmek lazım. Bir gemi inşa mühendisi yaptıkları için ödüllendirilmelidir; ancak yapamadıklarından ağır şekilde sorumlu tutmak, tasarımın geliştirilmesine engel olur. O zaman bu kişiler risk alamazlar. Onları korkutmamalısınız.

Bizde ARGE deyince isim de çok önemli oluyor. Esprili bir şekilde anlatacak olursam: İsim bulmak önemli, ismi güzel değilse bürokratik kanallarda o kadar kalıcı bir etki yapmıyor. Projenizin başlığının en az 4 satır olması lazım. Bir şeyin ARGE olması için isminin 4 satır ve yarısının İngilizce yarısının da öz Türkçe olması lazım. Bir insan onu en az 4 kez okumalı, ondan sonra da ben bunu anlamadım demeli ki önemli bir iş olarak görsün. Espriyi bir yana bırakırsak, ARGE projesinin kabul edilmesi için isminin anlaşılmaz olma şartını ortadan kaldırmak lazım. Bizim bunlara ihtiyacımız yok. Örneğin saylanser. Bu bileşenle ilgili bir problem olunca, Hollanda’ya gittim, firmayı ziyaret ettim. Baktım Hollanda’da sahada yapılabilecek her işi biz yapabileceğiz. Yapamayacağımız şey ise işin hesabı. Onu da şu ana kadar yapmamışız. Nasıl yaparız? İşte FİGES, Tarık Bey, dünyanın en büyük otomotiv firmalarından birinde egzoz sistemleri üzerine çok büyük çalışmalar yapmış. İşte Mehmet Yüzbaşı, ABD’de eğitim görmüş, Türk deniz kuvvetlerinin İstanbul tersanesinde çalışıyor. Geri basınç, hidrodinamik sistemler üzerine çok güzel çalışmalar yapmış. Sağ olsun Dz.K.K.lığı kırmadı, 3212 sayılı kanun kapsamında müracaat ettik, bir çalışma grubu kurdular ve bize bir saylanser dizayn ettiler. Şu anda Türkiye’de kimse saylanseri dışarıdan almayı düşünmüyor. Bir şekilde burada yaparız diyor. Mühim olan; işte o değerli yüzbaşım gibi alanında kendini çok iyi yetiştirmiş bir arkadaşımızla Tarık Bey gibi bu konunun mühendisliğine yıllarını vermiş bir kişiyi bir araya getirip, derdimiz bu diye anlatabilmiş olmamız.

 

ARGE Dergisi: Sizce ülkemizde ARGE’nin gelişebilmesi için ne gibi farklı uygulamalar yapılabilir?

 

Taner AKKAYA: Açıkçası bizim eğitim sistemimiz insanlara merak ettirmiyor. “Elma neden düşüyor?” diye sormuyor. Ben burada arkadaşlarımıza sordum, “Pi nedir?” dedim. Değerini söylediler, ama ben ne olduğunu sordum. “Çemberin çevresinin çapına oranı”. Peki, nereden çıkmış? Babilliler bulmuş. Yuvarlak kule-bina yaparken her sıraya kaç tane tuğla gidecek diye çapı 3,15 ile çarparak buluyor. Ama biz bunu merak etmiyoruz. Neden 22/7? Sistem insanları merak etmekten uzak tutuyor. Çünkü bizde bir sistem çalı-şıyorsa biz dokunma diyoruz. Yeni icat çıkarma diyoruz. Çocukların ara-balarının içini merak etmelerine engel oluyoruz. Bunların değişmesi lazım. Bunun da temeli okuldur. Gemiler yaptık, ihraç edilenler de var. Bunlarda bir sürü hatalar yaptık. Ben üniversitelerimizden şunu beklerdim, SSM’ye de önerdim: Gelin hataları-mızı tartışacağımız bir seminer yapalım. Hataları, eksiklikleri ortaya koyma semineri. Kimse gelmez. “Burada gemiler yapılıyormuş, bize bir anlatın” diye bu şirkete üniversiteler-den bir tane öğrenci gelmedi şu güne kadar. Oysa bizde, her türlü gemi inşa aşamasında gemi var; burası gerçek bir gemi inşa laboratuvarı. Bir gün-den bir güne üniversiteden bir hocanın öğrencileri toplayıp da bizi böyle bir ziyarete geldiğini hiç görmedim. Bence eğer ARGE yapmak istiyorsak üniversitelerimizde elmanın neden düştüğünü sorgulamamız lazım. Üniversiteler merak ettirmeli. Çocuklar da sadece kâğıttan kitaptan öğrenmemeli; gelip uygu-lamasını da görmeli. Oysa bakın, 4 Mart günü, ABD’den bir üniversite, 40 kişiyle bizi ziyarete geliyor! ABD geliyor, bizden ise öğrenciyi toplayıp gelen olmadı. Bir de tersine beyin göçü önemlidir. Yurtdışında bulunan yetişmiş araştırmacı ve mühendislerimizin Türkiye’ye dönmesinin sağlanması gerekiyor.

 

ARGE Dergisi: DEARSAN olarak şu an geldiğiniz seviyeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Taner AKKAYA: Titanik gemisi 36 ayda bitmiştir. Biz de burada bir gemiyi 36 ayda bitirdik. Titanik’in deplasmanı yaklaşık 70.000 tondu. İnşasına 1909 yılında başlandı. Yani yaptığımız işlerde tüm dünyayı şaşırtacak bir ileri mühendislik olduğunu düşünmüyorum; ama kendimizi şaşırtacak bir ileri mühendislik olduğunu düşünüyorum. Bir İngiliz, Alman, Amerikalı için sonlu elemanlar zaten belki yıllardır yapılan hesaplar; ancak bizim için, “Biz bunları yapabiliyor-muşuz” deyip daha yeni ufuklara yelkenler açabilmek önemli bir şey. Heyecanlan-dırıcı olan kısım orası. Yıllarca hazır projelerle gidilmiş. Kendiniz yaptığınızda ülkeye, devlete ve millete kazandırdığınız pay artıyor. Sac işçiliğinden, kaynak işçiliğin-den silah elektronik entegratörlüğüne, sürekli yükseliyorsunuz. Gürültü, titreşim ve sonlu elemanlar hesaplamaları gibi ileri mühendislik uygulamaları yapabilen seviyeye yükseliyorsunuz. Bunun heyecanı çok büyük. Artık gittiğimiz ülkelere biz yaparız diyebiliyoruz; yaptıklarımızı anlatıyoruz. Şu an geldiğimiz seviyede, mesela, bir dünya devi olan Oto Melara, DEARSAN’a top satarken artık hiç düşünmüyor, ”DEARSAN bunun monte edileceği kısmı düzgün yapar mı, hava devresini, elektrik devre-sini düzgün yapar mı, acaba bunun sistem entegrasyonunu ASELSAN ile birlikte yapabilirler mi?” diye düşünmüyor. Çünkü artık İtalyan da inanıyor. Benim silahlarımı Türk sanayisi entegre eder, çalıştırır, eği-timini verir diyor. Eskiden bu türbüyük firmalara biz gittiğimizde -5 sene kadar önce- satış müdürleriyle ancak konuşuyorduk. Şimdi gittiğimizde, CEO’larla konuşuyoruz, havalananlarında karşılanıyoruz. Bu bizim geldiğimiz yerle ilgili bir göstergedir. Bunun da kilit noktası TUZLA sınıfı gemilerdir. Önce bir şükretmemiz gerekiyor, sonra devletimizin yöneticilerine şükranımızı ifade etmemiz gerekiyor. Böyle çok büyük bir riski almışlar, yıllarca sadece sac işçiliği ve montaj işçiliği yapan bir sektöre gemi yapma onurunu bahşetmişler. Bunun için her konuşmamı, söyleşimi, Türk Deniz Kuvvetlerine, Savunma Sanayii Müsteşarlığı (SSM)’na ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne teşekkürlerimi bildirerek bitiririm. Bu sektörde, DEARSAN üzerinden, aileleriyle birlikte 15-20 bin kişi hayatını idame ettiriyor. Bu kişiler adına da teşekkür ederim. Onların aldığı bu riskler sayesindedir ki şu an yerlilik oranlarının%60’lara geldiğini düşündüğümüz, milyar dolarlık bir çarktan bahsede-biliyoruz. Bunlar müthiş rakamlar. Biz yaptık diye bir şey yok, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurumlarının verdiği oksijen ile biz çalıştık.

 

ARGE Dergisi: Az önce değindiğiniz yurtdışındaki işlerinizden bahsedebilir misiniz?

 

Taner AKKAYA: Şu ana kadar 20 kadar gemiyi yurtdışı müşterilerimiz için inşa ettik. İhracat vatan görevidir, kutsaldır. Herkes ihracat yapmak zorundadır. Ürettiğimiz her bir şey yurtdışına satılmalıdır. Burada değinmek gereken bir konu, bizim yurtdışı satışlarımızda, tabiri uy-unsa “yemek” değil “mutfak”ı satıyor olmamızdır. Biz, müşterimize, kurumlarının geliştirilmesine katkıda bulunmayı öneririz. Tersanelerinin sertifikasyonuna, kalite kontrol süreçlerinin gelişimine, personellerinin eğitimine önem veririz. İş sağlığı güvenliği tedbirlerine önem veririz. Özellikle harp gemileri konusunda uzman personelimizle gerçekten iyi derecede eğitimler verdiğimizi düşünüyorum. İhracat yapmamız için, ülke içinden iş almamız lazım, buradaki kazanın kaynaması lazım. Bizim bu yüksek işletme maliyetlerini, genel giderleri karşılayabilmemiz için buradaki işin dönmesi lazım. SSM, bu sistemi kurarken önce 5, sonra 7 tersaneyle sabit kalacağını düşünerek böyle bir vizyon kurdu. Sektörel strateji dokümanında yazıyor. Biz bu dokümanı referans alarak yatırımlarımızı yaptık, beklenenin çok üstünde bir ihracat yaptık ve yapma hedefimiz var. Ama bizim desteklenmemiz ve Türkiye içinden de yeni projeler almamız gerekiyor. Türkiye’deki tesislerimiz çalışmalı ki yurtdışındaki tesislerimizi destekleyebilelim.

 

ARGE Dergisi: Yaptığınız gemiler içinde sizin için özel bir anlamı olanlar var mı?

 

Taner AKKAYA: Römorkör, tanker ve karakol botu yapıyoruz. Bizim için her gemi anlamlıdır. Hava aracından, kara aracından bahsederken kullanılan, Türkçedeki “o” zamirinin İngilizcesi “it”dir. Gemiler için ise dişi varlıklar için geçerli olan “she” zamiri kullanılır; onlar varlıktır, bir niteliği vardır ve her şeyden önemlisi ruhu vardır. İki tane gemi yaparsınız biri atış birincisi olur, biri atışlarda sonuncu olur. Belki aynı gemidir onlar, aynı tersaneden çıkmıştır; ama geminin ruhu vardır, yaşayan bir organizmadır. Her yerine ayrı özen gösterilmelidir. Her yeri büyük dikkat ile sevgi ile yapılmalıdır. Onun için böyle bir varlık tersanenizde suya iniyorsa size heyecan katar, bir sandal bile olsa bizi heyecanlandırır. Mesela İsveç’te, daha neredeyse suya inerken batan Vasa gemisinin sergilendiğini görürsünüz. Bu olay oradaki halka büyük üzüntü vermiştir. İşte biz de heyecanı her gemimizde duyarız. Aynı sınıftan da olsa, her bir geminin farklı bir kişiliği vardır. Yaptığımız her işten gurur duyuyoruz.

 

ARGE Dergisi: Türk tersaneciliğinin durumu ve geleceği hakkında, sivil ve askeri projeler bakış açılarından görüşlerinizi alabilir miyiz?

 

Taner AKKAYA: Kişisel görüşüm, tersanelerimizin sayısının fazla olduğudur. Onarımla yeni inşayı ayırmak lazım. Herkese Allah kendi yolunda başarı versin, kazançları daim olsun. Ancak tersanelerin büyük çoğunluğunun çağa biraz daha ayak uydurması gereken yerler olduğunu düşünüyorum. Yüksek standartlara uymaları gerekir. Kişisel görüşüm, bir doğal seleksiyon olup sayılarının azalacağıdır. Bu; birleşerek güçlenmek ile olabilir veya bazılarının sektörden çıkması ile gerçekleşebilir. Bunu zaman içinde göreceğiz. Buna patronlar karar verecekler; biraz da devlet sistemi karar verecek. Devletin büyüklüğünü şuradan gördük: Tuzla bölgesi, Allah korusun, sadece iş kazalarıyla anılan bir bölgeydi; şimdi ihracat rakamlarıyla, ürünlerle anılan bir bölge. Bunu ciddi kontrol mekanizmaları ve ciddi standartlarla devlet sağladı. İnsan hayatının maddi karşılığı yoktur. Bence bu konudaki çalışmalar son 4 senede gayet iyi biçimde yapıldı. Bazı tersaneler, umarım maliyetleri aşağıya çekebilmek için bu standartların en alt seviyesinde kalmaya çalışan bir yaklaşım sergilemezler. Sadece iş sağlığı ve güvenliği olarak bakmamak lazım. Son zamanlarda çevre standartları da oldukça yükseldi ve maliyeti etkiler hâle geldi. Bu da bu konuya yatırım yapanların, sektörde kalması sonucuna yol açıyor diye düşünüyorum. Ama biz kendi vizyonumuzu, elbette başkalarının başarısızlığı üzerine kurmadık, kimse ile bir derdimiz yok, kimsenin rakibi değiliz.

 

ARGE Dergisi: Taner Bey, bu keyifli sohbet ve bize ayırdığınız zaman için çok teşekkür ederiz.

 

Taner AKKAYA: Rica ederim. Son olarak şunu söylemek istiyorum. Kaynağını pozitif ilimden, mühendislik ve mühendislikte ileri teknikten almayan konuların başarılı olma şansı yoktur. Biz, gemi 42 knot sürat yapıyorsa, niye 44 knot sürat yapmıyor diye merak ediyoruz.